23 - TAŞLARIN ANLATTIĞI / CLARA DUPONT-MONOD
Fransa'nın ücra köyünde yaşayan bir ailenin, çocuklarının doğumundan üç ay sonra görmediği, desteksiz başını dik tutamadığı, dudaklarında bir tebessüm belirir gibi olsa da, bir kaş çatış, biberondan sonra bir iç çekiş, kapı çarpınca bir sıçrayıştan başka hiçbir tepki vermediği fark edilir. On yaşında vefat eden bu çocuk için doktor üç yaşına kadar yaşayacağını söyler. Büyüse bile, yürüyemeyecek, göremeyecek, konuşamayacak, tutamayacaktır. Kendisini ancak ağlayarak ya da keyfi yerine olduğunda küçük bir tebessümle ifade edebilecek, hep yeni doğan bir bebek gibi kalacaktır. Beyinden gelen komutları uzuvları yerine getirmeyecek, yalnızca duyabilecek ve koku alabilecektir.
“Ebeveynler bir zamanlar yaşadıkları
hayata son bir bakış attılar. Bundan sonra yaşamaya hazırlandıkları her şey
onlara acı verecekti, arkalarında bıraktıkları yaşam da (...) Bir fayın üzerinde duruyorlardı,
geçip gitmiş, geride kalmış bir zaman ile korkunç bir geleceğin arasında ve her
ikisinin de ıstıraplı ağırlığını olabildiğince hissediyorlardı. Her biri
cesareti nispetinde bununla başa çıkmaya çabaladı. Ebeveynler bir parça
öldüler. Yetişkin kalplerinin derinliklerinde bir yerlerde bir pırıltı söndü.
(…) Korkuyorlardı. Kendi kendilerine soruyorlardı: "Neden biz?" Ve
aynı zamanda: "Neden o, bizim bebeğimiz?" Ve elbette: "Nasıl
yapacağız?" (S:14)
Bu hikâyeyi anlatmaya yeltenen avlunun kızıl taşları; o anda bir annenin yüreğinde kopan fırtınalar bilinmez diyerek, “Uyumsuz Çocuk” olarak nitelen ağır engelli bir çocuğun, hikayelerin unutulmuşları olarak görülen çocuklar üzerindeki etkilerini aktarır bize. Kitap üç bölümden oluşuyor. Ağabey, kız kardeş ve sonuncu.
Ağabey; merhameti ve özverisi ile kendini kardeşinin bakımına adar. Her anını onunla geçirir. Bu durumu yük olarak görmez. Kardeşinin işitebildiğini ve koku aldığını ilk tespit eden odur. Onunla sesler üzerinden iletişime geçer, kokulu bahçelerde gezdirir, küçük şarkılar mırıldanır. “Tiksintiyi tercih edilir kılan, katlanılmaz bir nezaketin ya da merhametin tebessümüne" (S:28) aldırmadan, hiç gocunmadan günlük rutin hayatın içine onu da taşır. Okul hayatı, zorunlu ayrılığı getirir, köye ancak yaz tatillerinde gelebilir ve kardeşini de ancak bu günlerde görebilir. Bakımı zorlaşınca, ailesi çocuğu, yüzlerce kilometre uzakta, rahibelerin ilgileneceği özel bir bakımevine gönderir. Çocuk iki ev arasında on yaşına kadar hayata tutunur. Abi kardeşine öylesine bağlanır ki, kendi çocukluğunu ıskalar. Çocuğun ölümünden sonra, yetişkinliğinde bile onsuz bir hayata “adapte olmak” ta (kitabın orijinal ismi) zorlanır.
Küçük kız kardeş; kardeşindeki uyumsuz durumun ailesi tarafından fark edilmesinin kırılma anı olduğunu anlar. Bu andan itibaren, o sessiz ve kımıltısız haliyle çocuğun hüküm sürdüğünü, ebeveynlerin onun için mücadele verdiğini, ağabeyin tüm ilgisini üzerine çektiğini görür. Ondan utanır, arkadaşlarını eve davet edemez. Ona kin besler. Çocuğa olan öfkesi içinde köklenir, okul hayatında hırçın birine dönüştürür. Kaç kardeşsiniz diye soranlara, engelli kardeşinden bahsetmez, sadece abisinin olduğunu söyler. Dıştan bakınca kız kardeşe kızmak kolay gelse de, onun istediği çocukluğun hesapsız ve doyasıya yaşandığı sıradan bir ailedir. “Televizyonda şöyle bir reklam görmüştü: "Sıradan olandan vazgeçin." Cümle içini parçalamıştı. Biraz sıradanlık için neler vermezdi ki. Sıradan insanlardan bir kitlenin içinde erimek için, iki ebeveyn, üç çocuk, dağda bir ev için. Şarkılı sabahlar, müsait bir ağabey, salonda müzik, cuma akşamları arkadaşlar. Bu ayrıcalığın azıcık da olsa bilincinde sıradan bir aile.” (S:53)
Sonuncu; ağabeyi ve kız kardeşi artık şehir dışında yaşarken, ebeveynlerinin sağlıklı
doğacak mı endişesi altında bir ölünün gölgesinde dünyaya gelir. Ailesinin
yaşadığı travmayı telafi etmek için mükemmel bir evlat olmak için çabalar. Dramlardan sonra geldiğini, yeni
bir dram yaratmaya hakkı olmadığını bilir. Ailesinin yeni hayata adapte olma
sürecindeki yaralarına şifa olur, onları teselli eder. Engelli kardeşini hep merak
eder. Onunla içsel konuşmalar yapar. Yaz tatiline gelen ablası ve ağabeyi gittiklerinde;
ölü çocuk aralarında, anne, baba ve sonuncu baş başa kalırlar.
Yeni doğmuş bir çocuğun ağır engelli olduğunun anlaşılması
ebeveyn üzerinde büyük yıkım yaratırken, tüm sorumluluğu ve bakımı üzerine alan
ağabeyde bağlanma, olanları kabulde zorlanan kız kardeşte isyan duygusunu geliştirir.
Her ikisinin de çocukluğu kardeşlerinin ağır engeli altında kalır. Sonradan gelen
çocuk ise, daha baştan ölü bir gölgenin etkisi altında ailesi için geçmişin
yaralarını kapatan şifacıdır.
Taşların diliyle anlatılan
bu romanı, kitaplara kaçanlara tavsiye ederim.
Yunis ELMAS

Yorumlar
Yorum Gönder